İçeriğe geç

Çizginin Dışındakiler

Kategori: Kitap

Merhaba,

Sizlere geçenlerde okuduğum ve çok beğendiğim Çizginin Dışındakiler kitabını aktarmaya çalışacağım. Çizginin dışındakiler kitabında, yazar başarıyı ve başarının sebeplerini anlamamız için bize yardımcı olmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken alışılmışın dışına çıkarak başarıyı sadece bireysel liyakata ve çabaya dayandırmıyor. Başarının gelmesi için daha pek çok etkenin ve şans faktörünün olduğunu bizlere araştırmalarla gösteriyor. Kısacası yazara göre başarı yalnızca bireysel üstünlük anlamına gelmiyor.

Malcolm Gladwell

Kitap Fırsat ve Miras olmak üzere iki kısıma ayrılıyor. Bu başlıklar da zaten bize başarının diğer anahtarları hakkında bilgi veriyor.

Fırsat ile ilgili olarak yazar bizlere Kanada örneğini veriyor. Kanada’da Buz Hokeyi çok önemli bir yer tutuyor. İnsanlar tarafından ilgiyle takip edilen bu spor dalına aileler çocuklarını çok küçük yaştan itibaren yönlendiriyor. Alt yapı olarak da İnanılmaz bir ağ kurulmuş durumda ve bu sayede hiçbir yetenek gözden kaçmadan, küçük yaştan itibaren en iyi şekilde geliştiriliyor.

Kanadalı profesyonel Buz Hokeyi oyuncularının doğum tarihlerine yakından baktığımız zaman Ezici bir üstünlüğünün Ocak ayı doğumlu olduğunu görüyoruz.(Yazar, kitapta tablo ile gösteriyor) Bunun açıklaması ise şu şekilde: ‘Kanada’da hokey yaş sınıfları için seçilebilirlik sınırı 1 Ocak. Bu durumda 2 Ocak’ta 10 yaşını dolduran bir erkek çocuk yıl sonuna kadar 10 yaşını doldurmayan biriyle yan yana oynayabiliyor ve ergenlik öncesi dönemde 12 aylık bir büyüklük, fiziksel gelişim açısından çok büyük bir farkı temsil ediyor.’

Rakiplerinden bir kaç ay büyük olduğu için fiziği ve koordinasyonu daha iyi olan ocak doğumlu çocuklar daha yetenekli gibi gözüküyor ve en iyi paf liglerine yükselip daha kaliteli eğitim alıp daha bol maç yapma imkanı sağlıyorlar. Bu da ilerleyen yıllarda Ocak doğumluların diğerlerine karşı kapatılamaz bir fark atmasını sağlıyor. Bu durum Profesyonel Oyuncuların bir çoğunun neden Ocak doğumlu olduğunu açıklıyor.

Hokey dışında eğitimde de aynı durumun söz konusu olduğunu yazar pek çok örnekle açıklıyor. ‘Yılın başlarında doğmuş bir çocuğun sonlarında doğmuş bir çocuğun karşısında başlangıçta sahip olduğu küçük avantaj devam ediyor. Bu da çocukları yıllarca uzayıp giden başarı ve başarısızlık, teşvik etme ve cesaret kırma modelleri içinde hapsediyor.

Hem Ocak doğumlu profosyonel hokey oyuncuları hem de yılın başında doğmuş başarılı öğrenciler; evet çok çalıştılar, büyük bir disiplin gösterdiler, fedakarlık yaptılar ama bunun yanında Küçük yaştan itibaren zihinsel ve fiziksel ufak avantajlarından yararlanarak en iyi eğitimi aldılar, en iyi okullara gittiler, bolca pratik yapma imkanı buldular ve büyüdükleri zaman diğerlerine karşı büyük bir üstünlük sağladılar.

Sosyolog Robert Merton bu durumu ‘Matta Etkisi’ olarak tanımlıyor. Matta, İncilden bir ayet. ‘Çünkü kimde varsa, ona daha çok verilecek ve o bolluk içinde olacak. Ama kimde yoksa, kendisinde olan da elinden alınacak.'(Matta 25:29)

Yazar bunu şöyle değerlendiriyor: ‘Daha da büyük başarılara ulaşacak olanlar, mevcut durumda başarılı olanlardır; bir diğer deyişle, kendilerine özel fırsatlar verilenlerdir. En büyük vergi indiriminden yararlananlar yine zenginlerdir. En iyi eğitimi alanlar ve en çok özen gösterilenler, en iyi öğrencilerdir. 9, 10 yaşındaki çocuklar arasındaki en çok antrenörlük desteğine ve pratik yapma olanağına sahip olanlar, yaşça en büyük olanlardır. Başarı ‘kümülatif avantaj’ olarak adlandırılan şeydir.’

Yazar ardından Bill Joy’dan yani İnternetin Edison’u olarak adlandırılan kişiden bahsediyor. Bill Joy çok çalışkan ve azimli bir insandı. İnternet erişimimizi sağlayan yazılımın büyük bir kısmını, java’yı o yazdı. Joy’un en büyük şansı Michigan Üniversitesiydi. Bu Üniversite henüz daha 1971 yılında Bilgisayar Merkezi’ni kurmuştu. Joy da tam 1971 yılında merkez açılınca üniversiteye gelmişti. Bu sayede orada en iyi imkanlarla çalışma şansını elde etti. Saatlerce pratik yaptı. Meşhur 10.000 saat kuralını yerine getirdi ve İnternet aleminin Edison’u oldu.

Bill Joy

Konuyla ilgili bir başka örnek ise herkesin bildiği Bill Gates. Bill’in de ailesi çok zengindi ve Washington üniversitesi’ne çok yakın bir yerde oturuyorlardı. Bill bu sayede orada saatlerce pratik yapma imkanı buluyordu. Ayrıca Okuduğu lisede bilgisayar klübü vardı ki bu o tarihlerde hiçbir lisede bulunmayan bir şeydi. Bill Gates de bir işte 10.000 saat pratik yapıp uzmanlaşma kuralını bu fırsatlar sayesinde yakaladı ve bunu çalışkanlığı ile birleştirerek Microsoft gibi bir devi yarattı.

Kısacası hem Joy hem de Gates çok çalışıp, pratik yaptılar ama aynı zamanda inanılmaz imkanlara sahiptiler. Sadece bunlar da yeterli değildi, tam onlar hayata atılacakları sırada Kişisel Bilgisayar devrimi gerçekleşti. Bilgisayarlar küçüldü ve evlere girdi. Bu sayede saatlerce pratik yapmış o azimli gençler böylesine başarılı olabildi ve isminden söz ettirdi.

İlerleyen kısımlarda yazar çok ayrıntılı bir Şekilde Terman’ın 730 kişi üzerinde yaptığı deneyden bahsediyor. Deney bize Aile altyapısının başarıya olan etkisini gösteriyor. Buna göre orta sınıf aileler çocuklarını gerektiği gibi dünyaya hazırlayamıyor. Onların oterite karşısında duramayan, büyükleriyle konuşamayan pısırık insanlar olmasına neden oluyor ve çocuklarına çok fazla imkan sunamıyor. Ekonomik durumu iyi olan aileler ise hem çocuklarına çok daha fazla imkan sunuyor hem de onların sürekli sorular sormasını, merak etmelerini teşvik ederek haklarını aramalarını ve çekinmeden insanlarla konuşmalarını sağlıyorlar. Bu da zengin ailelerin çocuklarının bir fırsatı olarak karşımıza çıkıyor.

Kitabın İkinci kısmı daha önce söylediğim gibi ‘Miras’.

Burada yazar ilk olarak ‘Onur kültüründen’ bahsediyor. ‘Nereden geldiğiniz sadece sizin nerede büyüdüğünüz ya da anne babanızın nerede büyüdüğü anlamında değil büyük büyük büyük anne babanızın nerede büyüdüğü anlamında da önemli.’ Yani bazı özellikler, koşullar değişse bile genetik miras olarak aktarılıyor. Bu onur kültürü terimi bana Mukaddime’nin yazarı İbn-i Haldun’un Coğrafya kaderdir sözünü hatırlattı ve ne kadar doğru söylediğini kitaptaki örneklerden sonra bir kez daha anladım.

Yazar, 1988-1998 arasında yapılan araştırmada Amerikan United Airlines gibi bir havayolunun dört millyon uçuştan birinde kaza yaptığını söylüyor. Kore havayolları ise bu istatistiğe göre 17 kat daha fazla kaza yapıyor. Hatta o dönemde Korede O kadar çok uçak kazası oluyor ki Amerika, Fransa gibi ülkeler Kore’ye uçuşlarını askıya alıyorlar.

Ancak günümüze geldiğimizde Kore Havayolları en iyi ve güvenli havayollarından birisi. Peki sizce bu değişim nasıl meydana gelmiş olabilir? Bu sorunun cevabı Korece yerine İngilizce’yi kullanmaya başlamış olmaları. Şöyle ki Korece çok kibar bir dil, nezaket ön planda ve kültürel olarak Korede hiyerarşiye aşırı önem veriliyor. Bu yüzden ikinci kaptan veya uçuş mühendisi bir aksilik olsa dahi birinci kaptana açık bir şekilde bunu söylemiyor. Kitapta kazadan evvelki kara kutu konuşmaları da paylaşılmış. Orada da görüyoruz ki Hiyerarşik ilişki dolayısıyla açık açık konuşmamalarından dolayı kaza tehlilkeleri atlatılamıyor ve her seferinde uçaklar düşüyor. Alınan eğitimlerin ardından ve Korece yerine İngilizce’nin kullanılmaya başlamasının ardından Kore Havayolları o kültürün etkisinden kurtuluyor ve zirveye oynuyor.

Ayrıca Asyalıların Dünya çapındaki testlerde Matematik alanında neden diğer kültürlere göre daha üstün olduğu da araştırılıyor. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi Asya sayı sistemi. Dillerinden ve sayı sistemlerinden dolayı Avrupalı çocukların sayıları öğrenmesi, Asyalı akranlarına göre çok daha uzun sürüyor. Bu sayede Asyalı çocuklar küçük yaşta sayıları öğrenip çok daha fazla pratik yapma, kendini geliştirme imkanı buluyor ve akranlarına üstünlük kuruyor.

Tek neden tabii ki bu değil. Bunun dışında araştırmalar gösteriyor ki Matematik sorularını çözmek zeka kadar çaba göstermeyi de istiyor ve Asya kültüründe büyümüş çocukların çabalamak konusunda hiçbir sıkıntısı olmuyor. Çünkü onlar genetik miras olarak Prinç tarımının yapıldığı çeltik tarlalarından gelmiş insanlar. Şöyle ki; Çentik tarlasında prinç ekmek demek her sabah güneş doğmadan kalkmanız, toprağın eğimi ile sulamasıyla ve gübresiyle çok fazla uğraşmanız demek. Ayrıca Asyada, Avrupalı çiftçilerden farklı olarak toprağı nadasa bırakma olayı olmadığı gibi senede 2-3 hasat alabilmek için hummalı bir çalışma ve mücadele var. Hatta bu durum onların atasözlerine bile yansımış durumda. İşte bir kaç atasözü:

Kan, ter olmadan yemek olmaz.

Yiyecek için tanrıya değil, yükü taşıyan iki eline güven.

Tembel adam kışın donarak ölür.

Eğer bir adam çok çalışırsa, toprak da tembellik etmeyecektir.

Bunun yanında Avrupa kültüründen bir atasözü de paylaşayım: Tanrı istemezse toprak vermez. Görüldüğü gibi Asya kültüründe mücadele, sonuna kadar çabalama varken, Batı kültüründe biraz daha teslimiyetçi bir anlayış söz konusu. Toprağı nadasa bırakma söz konusu. Hâl böyle olunca Asyalıların torunları günümüzdeki matematik testlerinde zekalarının yanında çaba ve azimleriyle, Avrupalı akranlarını geride bırakıyor.

Uluslararası TIMMSS sınavı da bu durumu kanıtlıyor. Bu sınavdan önce çocuklara 120 soruluk zorlu ve sıkıcı bir anket yapılıyor. Çocukların bir çoğu yarısına bile gelmeden anketi bırakıp sınava geçiyor. Araştırmacılar, çocukların 120 soruluk ankete cevap verme sayılarıyla, Matematik sınavındaki başarılarının tıpatıp aynı olduğunu görüyorlar. Burası önemli, çünkü sonuçlar birbirine benzer değil tıpatıp aynı. Çocuk ankete ne kadar çaba harcamaya çalışıyorsa hemen vazgeçmiyorsa, Matematik sınavında da o kadar başarılı oluyor. Tabii ki tahmin ettiğiniz gibi yine Asyalı çocuklar bu testte ilk sırayı alıyor.

Tüm bu nedenlerin yanında Asyalı çocuklar, Avrupa ve Amerikalı akranlarına göre çok daha az tatil yapıyorlar. Bu da onların daha başarılı olmasını sağlıyor. Öğrencilerin tatil yapması Ekonomik durumu iyi ailelerin çocuklarını çok fazla etkilemiyor. Çünkü onlar yine yazın okuyacak kitaplar, gidebilecek kurslar bulabiliyorlar ancak fakir ailelerin çocukları yazın kendini geliştiremeden okula geliyorlar. Bu durum onların geri kalmasına neden oluyor. Amerika’daki Kipp okulu da bu düşünceyi kanıtlıyor. Bu okul çok kötü ve suç oranı yüksek bir mahallede olmasına ve ailelerin durumu kötü olmasına rağmen diğer okullara büyük bir fark atıyor. Bunun sebebi de oradaki kendine özgü eğitim. Çocuklar hem yıl içinde hem yazın çok az tatil yapıyorlar ve zamanlarının büyük bir bölümünü okulda geçiriyorlar bu da onların daha başarılı olmasını sağlıyor.

Yazar kısaca ‘başarının öngörülebilir bir rota çizdiğini ve başarılı olanların yalnızca parlak bir zekaya sahip olmadığını’ söylüyor. Yazara göre çizginin dışına çıkan insanlar doğal olarak topraktan fışkırmıyor. Bill Gates, Bill Joy bu isimler çalışmalarının yanında mükemmel fırsatlara sahip oldukları için şimdi bile konuşuluyor. Bu yüzden en zeki, en çok çalışan mitlerine kendimizi kaptırmadan Başarının diğer anahtarlarına da odaklanırsak ve bu şansları diğer gençlere de sunabilirsek bir tane Microsoft yerine binlerce Microsoft’ta sahip olabiliriz.

Hiç kuşku yok ki fırsat eşitliğinin olduğu bir toplum tüm dünyayı çok farklı bir noktaya getirebilir.

Hoşça kalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir